Sevgili öğretmenlerim!
Hayatımı etkileyen bir çok kişi oldu. Sürekli elimden geldiğince bir birey olmaya ve sırf kendi düşünce dünyamı yaratmaya çalıştım. Ama her insan gibi beni de etkileyen kişiler oldu.

Sayısı belirsiz, tanıdık veya tanımadık bir çok kişi hayatımı etkiledi. Albert Einstein, Siegmund Freud, Halide Edip Adıvar ve benzeri düşünürler ve insanlığa yararlı sayısız kişiler düşüncelerimi yönlendirdi.

Tüm bu kişileri bir yana bırakıp, benim eğitimimde doğrudan katkısı olan öğretmenlerim oldu. Bunların arasında Havvanur Hanedan, Mehmet Ada, Hristos Koçanis, Renée-Maria Ruppelt ve -beni bağışlasın- ne yazı ki adını bile unuttuğum ortaokul Fransızca öğretmenim vardı.

Sayın Havvanur Hanedan, Trabzon Ayasofya İlkokulu`nda sınıf öğretmenimdi. Yanlış hatırlamıyorsam 1976/77 sezonuydu. İlkokulu 4. sınıfa kadar Alazlı Köyü İlkokulu`nda geçirmiştim. 5. sınıfı da Trabzon merkezde yapacaktım. Havvanur Hanım, tam anlamıyla çağdaş bir insandı. Köyden şehre yeni inmiş birisiyle en iyi şekilde uğraşabilecek bir kabiliyeti vardı. Onu sevmemek imkanızdı. Son derece anlayışlı birisiydi. Hiç bir zaman bir öğrenciyi parmağıyla tehdit ettiğini hatırlamam. Oysa daha önce köy okulunda sıkça cetvel yediğimiz olurdu.

Öğrencilerin kabiliyetinin hangi yönde olabileceğini erken kavrayan bir insandı. Ona yönelik her öğrenciye kendi dalında daha fazla önem verirdi. Benim kabiliyetimin daha çok müzik, el sanatları ve dil üzerine olduğunu ilk keşfeden kişi bilakis o idi. Ben de onun etkisdiyle dile olan yatkınlığımı farketmiş oldum. Resim dersinde yaptığım resimlerden etkilenerek bana diğer derslerde de sanata uygun şekilde yaklaşırdı. Bu anlayıştan yola çıkarak diğer derslerde de "benim dilimi" kullanırdı. Böylece sayın Hanedan`ın sınıfında başarılı olmuştum.

İlginçtir ki, bir yıl sonra Fransızca, Türkçe ve matematik derslerinden sınfta kalmıştım. Yani en çok kavradığım dallarda sınıfta kaldım. (Bu konuya daha sonra değinebilirim.)

Trabzon Fatih Ortaokulu`nda Fransıca öğretmenim vardı. Umarım adını unuttuğum için beni bağışlar. Onun gibi değerli bir kişinin adını unutuşuma bir anlam veremiyorum.

Yaşlıca bir bayandı. O zamanlarki anlayışımıza göre emeklilik yaşındaydı. Kaç yaşında olduğunu ne yazık ki kimse bilmiyordu. Ağzından sigara düşmezdi. Sürekli de öksürürdü. Hatta onunla bu öksürme yüzünden hep alay ediyorduk. Tabii ki onun yanında değil!

Anamız gibi severdik onu. Diğer öğretmenler sınıfa girince ayağa kalkardık. Ama o başkaydı! O koridordayken biz ayağa sıçrardık. Öksürüğüyle geldiğini duyuruyordu. Bir öğretmen olarak pek başarılı olduğunu iddia edemem. Ama bir anne gibiydi. Hepimiz onun evlatlarıydık. Zaten bize "evladım" diye hitap ediyordu.

Sonuçta onun dersinde sınıfta kaldım. Ama ne farkeder! Seviyorduk onu!

Almanya`ya geldiğimde ilk sınıf öğretmenim Mehmet Ada idi. Sayın Ada bir çok dalda eğitimimiz için sorumluydu: Türkçe, tarih, din bilgisi... vs! Bir çok dalda onun eğitim tarzını yeterli görmüyordum. Bu, o zaman olduğu gibi şimdi de aynı. Görüşüm bugün bile değişmedi.

Örneğin günün birinde din dersinde şöyle bir deyimde bulundu: "Kendinize, 'Acaba Allah gerçekten var mıdır?' sorusunu sorduğunuz andan itibaren Müslüman değilsiniz; kafir olursunuz. Yani Allah`ın varlığından şüphelendiğiniz andan itibaren kafirsiniz."

İnsanlar şehvete varınca böyle sert deyimlere varabiliyor. Bunun için sayın Ada`ya anlayış gösteriyorum. Ama ona karşılık sayısız-hesapsız kalitesi vardı. Bize ders anlatırken, koyunların kaval dinlemesi gibi onu dinliyorduk.

İnsanlara olan saygısı sonsuzdu. İnsanlara yaş farkı görmeksizin saygılı olmayı belki de ondan öğrendim.

Günün birinde, bir sınıf arkadaşımızın neden fazla sesli konuştuğunu bize anlattı. O arkadaşımızın biraz sağır olduğunu belirtti. Böylece o arkadaımızın adına özür diledi. Hatta Mehmet beyin anlayışından yola çıkarak o yarı sağır arkadaşımıza daha fazla yaklaştık.

Günün birinde hayatımda ilk kez kopya çekmeye karar verdim. Öyle ki, bu karar bile beni heyecandan titretmeye başladı. Evde ufacıcık kağıtlara kopyalarımı hazırladım. O heyecan yok mu! Kopya kağıtlarını oturma odasında televizyonun üzerine koydum. Ne belli; belki de önceden yakalanmak istemişimdir! Babam işten eve gelince kopya kağıtlarını gördü. Beni yanına çekti. "Bu ne, Erol?" Yüzüm kızardı. Utancımdan yerin dibine gireceğim!

Babam Mehmet beyi hemen telefonla aradı. Onlar konuşurken ben de babamı takip ediyorum. Babam kırıtıyor. Sonunda, "Tabii, buyur gel, hocam!" diyerek telefonu kapadı. Aynı akşam sayın Ada bize geldi. Bana olan tavrının daha da saygın olduğunu sezdim. Annemin yaptığı börekleri yerken, yanında ayran da içtik.

Sonunda konu benim kopyalara geldi. Mehmet hocam benim kopyaları gözden geçirdi. Bana sithem edeceğini ya da kahkahalarla güleceğini beklemiştim. Habuki hiç birini yapmadı. Tam aksine, bu hazırlamış olduğum kopyalarla ne derece zeki olduğumu belirtti. Çünkü bu kopyaları hazırlarken, sınavda hangi sorularının sorulabileceğini tahmin edecek kadar üstün zekaya sahipmişim.

Hocamızın tüm tavrından ciddi olduğunu sezdim. Aynı hafta, sözkonusu sınavda kopya kullanmaksızın iyi bir not aldım. Hatta sınava hazırlık yapmadan. O kopyaları hem hocamız hem de ben o an ve ebediyen unutmuştuk.

Renée-Maria Ruppelt ergenlik çağımın ilk öğretmeniydi. Onun sınıfına geldiğimde 15 yaşımdaydım. İlk sezdiğim, onun da benim gibi avurtlarını ısırmasıydı. O yıllarda psikolojiyle daha yeni ilgilenmeye başlamıştım. Böylece avurtları ısırmanın nereden kaynaklaştığını yeni yeni öğrenmiştim.

O bize Almanca, biyoloji ve İngilizce dersi veriyordu. Pardon! Aslında bana İngilizce öğrenme mecburiyeti yoktu. Almanya`ya sonradan geldiğim için yabancı dil olarak Türkçe öğrenmek zorundaydım. Ama bayan Ruppelt zamanla beni İngilzce dersine tabii tuttu. Çünkü istekli olduğumu gördü. İnanılmaz hızla bu dili öğrendim ve 3 yıl evvel başlayan diğer sınıf arkadaşlarımı solladım.

Ergenlik çağına yeni girmekte olan kişilere öğretmenlik yapmak her yiğidin işi değildir. Bir çok öğretmen bu yönde başarısız oluyor. Öyle ki bazıları radikal tavırları çözüm olarak görüyor.

Oysa bayan Ruppelt bizim sınıfta bir anne, bir sevgili ve hatta bir ilah gibi gözüküyordu. O bize ders verirken çıt çıkmıyordu. Aman, belki çok önemli herhangi bir noktayı kaçırabilirdik! O anlatırdı; biz de dinlerdik. Diğer öğretmenlerde, öğrenciler, kendilerne bir soru sorulur diye korkarken, bizim sınıfta herkes neşeyle sıraya gelmeyi bekliyordu. Diğer öğrenciler okula bile gitmemeyi düşünürken, bizim sınıfın öğrencileri sabahleyin okula geç gitmemek için bile her tür tedbiri alıyordu.

Bayan Ruppelt arasıra kendi evinde bize partiler organize ederdi. Bazen, berâber şehir dışına çıkardık. Başka şehirlere giderdik ya da ormanlarda gezinirdik.

Sonuçta, tüm okulun en başarılıları onun öğrencileri oluyordu. Diğer sınıflarda ve diğer okullarda aynı seviyedeki öğrenciler belirli bir başarı edinemezken, onun öğrencileri başarıdan başarıya koşuşuyorlardı.

Doğaldır ki, bir-çok öğrencisi, onu, yalnyzca öğretmen olarak görmüyordu. Gerçekten de pek güzel ve alımlı bir kadın idi.

Yıllar sonra bayan Ruppelt`la tekrar görüşme şansım oldu. Ama ne yazık ki, bu görüşmemiz ticari amaçla oldu. Çünkü 50`sine merdiven dayamış bayan Ruppelt, her zamanki gibi alımlıydı. Hatta eskisinden çok daha çekiciydi. Bu kez görüştüğümüzde yine arasıra kafelere gitme imkanı bulduk. Eski yıllardan hiç denecek kadar az söz ettik. Çünkü konuşacak o kadar konumuz vardı ki, eskilerle kaybedecek zamanımız yoktu!

Ama ilginç bir konu oldu. Bana, İngilizce`yi ve Almanca`yı beklediği şekilde iyi kavradığımı söyledi. Ben de göz kırparak, "Tahmin edin bakalım kimden öğrendim!" dedim. O da şakayla karışık, "Ama ben size Amerikan İngilizcesi öğretmedim!" dedi.

Burada adını bulamayan diğer sevgili öğretmenlerime de hürmetlerimi sunuyorum.

Canım öğretmenlerim, hepinizi çok seviyorum!


Târih: 26.07.2005 | Tıklama: 433 | Bölüm: Yaşamımdan Kesitler



Bu bölümdeki tüm eklentilerim
- Memûre işte! (11.01.2018)
- O günâhin yüküyle, hâlâ kıvranıyorum! (28.05.2017)
- Benim, ilginç alk anlayısım (09.03.2017)
- "Sen, Türk müsün?" (22.02.2010)
- Aysun`la bir gece! (05.09.2005)
- Sevgili öğretmenlerim! (26.07.2005)



Öngörülen yazılarım
Dönemeç 1990
Türkiye'ye son olarak 1990 yılında gittim. Ve bir daha ayak basmamaya karar verdim. Sebeplerinin en önemli ögelerinden birini bilmek istemez misiniz?
 
 
2005 © Erol Sürül | erol-surul(at)alazli(dot)net
Ağbağımın, tüm hakları saklıdır.   |   Bu ağbağ, www.alazli.net olanaklarıyyla sağlanmıştır.
Impressum | Copyright | Telif   |   Ağbağ Yönelgesi
Güldürü  |  Ağ bağlantıları  |  Sözlüğüm
Düşmanlarımın çokluğu, ender dostluklarımın, kalitesini yükseltir.