Hâcer-ül Esved gerçeği
İslâm öncesi Sabiîlik putperestliğinde, Kâbe'de, 360 put olduğu, yazılıp-durulur. Bu sayı, biraz eksik kalmış.

O sözkonusu 360 put, insan sûretindeydi; ama insan sûretinde olmayan, başka bir put dahâ vardı; Hâcer-ül Esved (Kara Taş).

Müslümânlar'ın, 'inanmak istediği' önesürüşe göre, bu kara taş parçası, cennetten gelmişmiş. Mişmiş!

Peki; ne zamân gelmiş?

Dogmatik aktarımlara göre, 'İbrâhim' adında, —imge ürünü— bir kişilik varmış; onun yaşadığı dönemde, cennetten, bir kaya parçası gelmiş... Mişşş!

Peki, gerçek, öyle midir? Bir bakalım...

Araplar, en eski dönemlerinden beri, hırsızlıkla geçinirler; yağmalama, soygunculuk ve ancaları, Kuran'da da sürekli vurgulanılır; vurun, kırın, çalın, yağmalayın, elegeçirin...!

Bu hırsız Araplar, ulaşılabilecek, her yöne gider, sürekli bir şeylerle, geri dönerlerdi.

Üretmeyi, hiç sevmezlerdi; tıpkı günümüzdeki gibi!

Günümüzden, yaklaşık 2,700 yıl önce, yine bir yağmalama topluluğu, kuzeye doğru, akınlar yapmışlardı; tâaa Frigya'ya (Orta Anadolu) kadar varmışlardı!

Gittikleri bir yerleşim biriminde, bir kadın heykeli gördüler. Bu heykelin boyu, kaynakların farklılığına göre, on ilâ onbeş metreydi.

Yağmacı Araplar, büyülenmişti! Bu kadar güzel bir heykelä, hele de, bu kadar güzel bir kadını, dahâ önce hiç görmemişlerdi. O heykeli, hemencecik çalmak isteseler de, aşırı büyüklüğünden ötürü, bu düşünceleri, yarıda kalmıştı.

Bir yerliye yaklaştılar. "Bu nedir?" diye sordular.

"Doğum bereketi tanrıçamız yüce Kibele," yanıtını aldılar.

Heykelin yanında, başka bir figür vardı; elips biçiminde yontulmuş ve zımparalanmış, pırıl-pırıl bir kaya parçasıydı! O da, çok güzeldi! "Bu ne?" diye sordu Araplar.

"Yüce tanrıçamız Kibele'nin vajinasıdır; kadınlarımız, onu öpünce, doğurganlıkları artıyor."

Hâcer-ül Esved "Kıb... Kib... Kıb... Kib... Kıb... Kıble?"

"Kibele."

"Kıble! Kıble!"

"Hâyır; Kibele!"

"Kıble! Kıble! Kıble!"

Hırsız Araplar, bir-kaç gün boyunca, kentte kaldılar; ortamı kolaçan ederek, çalma planları hazırladılar.

Ve 'Kıble'nin vajinasını çaldılar! Mekke'ye götürüp, Kâbe'ye yerleştirdiler.

Kıble! Kıble!

Gel zamân, git zamân... Artık Sabiî Araplar, namâz (salâd) kılarken, Allâh heykelciklerine ya da duvara çizdikleri hilâle değil, Kâbe'deki Kibele'ye... pardon... Kıble'ye yönelmeye başlamışlardılar.

Gel, Kibele; git, Kıble; derken, Kıble, oldu mu size kıble!

Çoook uzun süre sonra, aynı Putperest Araplar, tüm heykelleri parçaladılar... Tüm? Elbet! Ama Kibele'nin vajinasına dokunmadılar! Aksine; onu, dahâ da yücelttiler.

Çünkü —Sâbiîlik putperstliğinden kalan— namâzı kılarken, kesinlikle, bir yerlere yönelmek gerekiyordu; durup-duruken, neden, güzelim 'Kibele'yi yasaklasınlar ki? Mantıksız olurdu, değil mi?

Nerdeyse unutuyordum; Sâbiîlik putperestliği, biçimini biraz değiştirip, İslâm'a dönüştüğünde, artık ona, çoktan beri Kıble değil, Hâcer-ül Esved deniliyordu. Kılıfını da, elbet uydurmak gerekirdi!

Böylece, Kibele'nin vajinası, tüm Müslümânlar'ın yöneldiği nokta oldu.

Muhammet de, 'doğum bereketi tanrıçası Kibele olan Kıble gerçepği'ni örtmek için, o vajinayı öpüyordu.

Yanlış anımsamıyorsam, halife Osman'dı; şöyle demişti:"Senin, sıradan bir kaya parçası olduğunu, biliyorum; Resûlûllâh'ın, seni öptüğünü görmeseydim, ben de öpmezdim."

Başka acı bir gerçek var; her gelen, dudağını, bu kaya parçasına yapıştırıyor! Yâni bu kaya parçası, tam bir mikrop yumağı oldu; dudaklarını dokunduranlar, bir hubudubududullâh okusunlar; çünkü eşşek cennetini boylamaları, pek yakındır.

Hacer-ül Esved'in, ilk kez gümüşle kaplanması, 1629 yılında gerçekleşmiş; çünkü parçalanmıştı! Huh? Osmanlılı hâin Abdülmecid (1839-1861) ise, taşın kaplamasını yenilemiş!

Bakın şu Allâ'n işine! Cennetinden, bir kaya parçası gönderiyor; onu da koruyamıyor! Tüh!

Küçük bir noktaya da, açıklama bulmak isterdim... Diyolar ya; 'Hâcer-ül Esved, cennetten gelmiş bir kaya parçasıdır.'

Bu durumdan, tek sonuç çıkarabiliriz; cennetteki jeolojik ve materyel varlıklar, Dünyâ üzerindekilerle örtüşüyor!

Peki; bu durumda, cennnete gitmenin, ne anlamı kalmış?!

Demek ki, cennet, Dünyâ üzerindeymiş! Öyleyse, zâten gerçek cennettesiniz! Hayâlî bir cennete gidebilmek için, neden kıçınızı paralarsınız?

Durun! Bitmedi.

Muhammet döneminde, İslâm'ın başlamasından önce, Hâcer-ül Esved nerdeydi; bileniniz var mı?

Evet, haklısınız; Kâbe'deydi.

Peki; putperst Sabiîler, bu kara taş parçasını, neden parçalamadılar? Çünkü bu Hâcer-ül Esved, onların, tanrılarından biriydi.

Kâbe nedir?

İslâmöncesi Mekke ve çevresi putperestlerinin, anatapınağı idi.

Nasıl Allâh, o putperestlerin anatanrısı idiyse, Hâcer-ül Esved de, onlar için, bir tür tanrıydı.

Muhammet ve yandaşları, Kâbe'nin adını değiştirip, Mescid-î Harâm yaptlar. Dahâ sonraları ise, onu, minârelerle süslediler.


Târih: 20.12.2016 | Tıklama: 38 | Bölüm: Dîn ve Vicdân



En önemli unsur: Her insan, istediği taşa ya da puta tapmakta, özgürdür. Yeter ki, insanlar, taptıkları taşları ve putları, başkalarının kafalarına fırlatmasınlar.
Bu bölümde, tüm yazılarım
- Hâcer-ül Esved gerçeği   (20.12.2016)
- Mûsevî mi?   (30.11.2016)
- İlk smokinimin öyküsü   (30.11.2016)
- Yüce Cuvcuv'a, inanıyor musunuz?   (18.11.2016)
- Erdemsiz bezirgânlar!   (22.10.2016)
- MüslümaL atayizler!   (16.10.2016)
- Süslü-püslü giyinmiş kaltaklar!   (01.05.2016)
- Putperestler ve müminler?   (23.03.2016)
- Müslüman'dan, dost olmaz!   (28.02.2016)
- AKP ve SP'ye oy verenlerin, cezâî ehliyetleri yoktur!   (17.09.2015)
- Türkiye'nin ilk ateizm derneği kuruldu.   (17.04.2014)
- Erdoğan, Allah'ın ta kendisi imiş!   (17.01.2014)
- Türk ateistlerin yanılgısı!   (22.09.2013)
- Aşağılık hayvanın biri!   (01.02.2013)
- Oktay Vural'dan, Câhiliyye dönemine hakâretler!   (28.12.2011)
- Buyrun; beni, Müslüman yapın!   (16.10.2011)
- Bu soruya vereceğiniz yanıtla, beni, Müslüman yapabilirsiniz!   (24.09.2011)
- Çok üzücü; ama gerçek!   (20.02.2011)
- "Ölümden, korkmuyor musun?"   (19.11.2010)
- Avrupa'da, demokrasi var!   (02.04.2010)
- İslamca-Halkça Türkçe Sözlük   (10.03.2010)
- Diyanet İşleri'nin, hakâret hakkı var mı?   (24.12.2009)
- Masonlar, dünyâya hükmetmek istiyormuş!   (22.12.2009)
- Sübyancılıkta, sınır yoktur!   (13.01.2008)
- Türbanın ardından, neler gelecek?   (01.01.2008)
- Şükürcülük ve kadercilik   (14.06.2005)




Öngörülen yazılarım
Çarpık istatistikler
Türkiye'de din ve vicdân orantıları nelerdir? Diyanet'te çalışanların, yüzde kaçı Müslüman'dır? Dinsiz olup da, câmilerde toplu ibâdete katılanların, oranı nedir? Kaç ateist, ilâhiyat eğitimi görüyor?
Sünnetin ardındaki sır
Kız veya erkek çocukların, cinsel organları kesilir. Buna halk dilinde, "sünnet" denir. Peki Kuran'da, sünnetin, yeri var mıdır? Sünnet, İslamî bir gereksinim midir?
Türkiye'de, cizye uygulaması var mı?
Türkiye'de, en az vergi ödeyen ve en fazla kamu hizmetleri alan kesim, Sünnî Müslümanlar'dır. En fazla vergi ödeyen ve hiç kamu hizmeti almayan kesimler, tüm diğer gereksinimleri için, ayriyetten harcama yapıyor.
En iyi sömürü aracı: Dinler!
Bir toplumun, ortalama eğitimi çok düşük ise; o toplumu, kitlesel sömürmek için, en kolay yöntem, dînlerdir.
Selâmun aleyküm!
Arapça terimleri kullanmak, sevaptır!
Alkol, neden yasaktır?
Sağlıklı yaşayabilmek için, bir-çok alanda- alkole gereksinim vardır. Elbet de, kullanıldığı alanlara göre, hem etilalkol, hem de metilalkol vazgeçilmezdir. Günümüz tıbbı, alkolsüz düşünülemez. Ayrıca bedenimiz, yeterince alkol üretemiyor. Peki alkolü, yasaklamaktaki mantık nerede?
Domuz eti neden yasaktır?
Tarihte, fimi toplumların ilâhları idiler. Kimi toplumlarda, yalnızca kutsal varlıklar idiler. Onların dokunulmazlıkları vardı. Ama önce İsrailoğulları, sonra da Araplar, onları, önce yasakladılar; sonra lânetlediler. Yasaklama ve lânetleme nedeniini, zamânla unuttular.
Dinlerin ömrü
Dinler, toplumların kültürel olgularıdır. Bu kültürler, gelenek hâline geldi. Kimileri, tüm dünyâya yayıldı. Oysa bilimin ilerlemesi ile, bu geleneklerin, fazla ömrü kalmadı.
İslam'da, insanlara lâkap koymak, günâh mıdır?
Türk Müslümanlar'ın iddiası: "İnsanlara, saygılı olmalısınız. Lâkaplar, en büyük günâhlardır." Oysa, İslam târihini ve Kuran'ı gözden geçirmek, yeterli olacaktır!
Sakal-ı şerif nedir?
Türkiye'de, bir-çok camide, sakal-ı şerif bulunur. İslâm peygamberi, başını, sürekli sıfır tıraş ediyordu. Sakalını da, her hafta kesiyordu. Öyleyse, bu kutsal kıllar, nereden geliyor?
Hepsi, bu kadar mıydı?
Dindarlık süsüyle yaşayan, isanların ağzından çıkan, bir soru var: "Eğer cennet ve cehennem yoksa; cezâ ve ödül yoksa; hepsi, bu kadar mıydı? Yaratılışın, amacı yok mu?"
 
 
2005 © Erol Sürül | erol-surul(at)alazli(dot)net
Ağbağımın, tüm hakları saklıdır.   |   Bu ağbağ, www.alazli.net olanaklarıyyla sağlanmıştır.
Impressum | Copyright | Telif   |   Ağbağ Yönelgesi
Güldürü  |  Ağ bağlantıları  |  Sözlüğüm
Düşmanlarımın çokluğu, ender dostluklarımın, kalitesini yükseltir.