Türk edebiyâtı, nasıl tutsaklaştı?

Tükçe edebiyât yapımları ('eser' ya da 'yapıt' diyemiyorum), diğer toplumlarca, neden bilinmez?

Biz; kusurlarını, itirâf edemeyen bir toplumuz; İslâm'dan gelen bir alışkanlık doğrultusunda, 'her şeyi, en doğru biçimde bildiğimizi' düşünürüz.

İşte; tam da bu algımızdan ötürü, düşündüklerimizi, yazı diline de dönüştürebildiğimizi sanıyoruz; böyle düşünen birisinin, yazdığını okurken de, okuduğumuzu, anladığımızı sanıyoruz.

Çok önemli bir nokta da; aslında, hiç bir anlam içermeyen ya da yersizce kullandığımız kavramlara başvuruyoruz. Alışkanlıklarımızdan ötütü, bu yersiz ve anlamsız kavramların, değerli olduğunu düşünüyoruz.

Aynı metni, yabancı bir dile çevirmeye kalkıştığınızda, çakılakalıyorsunuz!

Yine alışkanlıklarımızdan ötürü; bir akademisyenin kullandığı dil ile bir ilkokul mezunun uyguladığı dil arasında, pek bir fark gözetleyemiyoruz. Pr. Dr. Almula Dildöken ile ilkokul mezunu Ahmet Efendi, aynı yazı ve konuşma dilini uyguluyor.

Ve çok ilginçtir ki, hiç biri, yetkin dil sanatı uygulamıyor; o kişilerden her biri de; diğerini, anladığını sanıyor.,

Bizde, 'niye'-'neden'-'niçin'-'nasıl' soruları sevilmez; biz, her şeyi, zâten en doğru biçimde bilityoruz! Gereksiz sorulara, ne gerek var!

Aranızdan birisi, gelsin de; bu dilde yazılmış bir metni, herhangi bir dile çevirsin! Doğru çeviri uyguladığınızda, o metnin, nasıl bir saçmalık olduğu, sonucuna varıyorsunuz!

Bunun deneyimini, bizzât tatmışımdır. Bir Dr. Dumdum Dımdım, bana, bir metin gönderdi; Almanca çevirisini yapmamı ricâ etti. Al başına belâyı!

Değerli beyefendi, bir de, lâf cânbazlığı yapmaz mı! Ben, Türkçe biliyormuşum! Ben, Almanca bilmiyormuşum!

Beyefendiye, kendi özgün yazısından, bir tümce çıkardım; aynı tümcenin çeşitli yerlerine, çeşitli tekniklerle, yazım kipleri ekledim. Ve en az beş bambaşka anlamda, beş değişik tümce oluştu. Ve kendisine sordum; "Sizin özgün tümcenizde, bu anlamlardan, hangisini kastediyorsunuz?"

O deneyimimin gerisini, kendime saklıyorum.

Nâçizâne ağbağımda, sayısız örneğini sıraladım; hiç bir yazım kipi kullanılmayan bir tümce düşünelim; aynı tümcede, çeşitli yerlere virgül ekleyerek, bambaşka anlamlarda tümceler oluşturabilirsiniz.

Sorun, burda da kalmıyor. Bizim insanlarımızın, korkunç derecede kısıtlı sözcük dağartcıkları var. Durum, böyle olunca da, önünüzdeki metni çevirebilmeniz için, çevirmen kişi, kendi düşüncelerini eklemeli. Sonuç? Özgün metin kayboluyor; onun yerine, yepyeni bir metin doğuyor!

Örnekler vermek gerekirse; 'zor' sözcüğü ve türevlerini, en az 150 değişik anlamda kullanıyoruz; 'tâkip' ve türevlerini, en az 25 değişik anlamda kullanıyoruz; 'devâm' ve türevlerini, en az 35 değişik anlamda kullanıyoruz; 'hareket' ve türevlerini, en az 15 değişik anlamda kullanıyoruz...

Bir de, aynı anlama gelen Tükçe-ecnebîce vurgulamaları var ki; metin, tümüyle anlamsızlaşıyor!

Örneğin: "Hele bi evlenin; mutlu-mesûd, yaşar-gidersiniz."

Diğer kimi örnekler:

güçlü-kuvvetli
ses-sedâ
mutlu-masûd
kafa-baş
sorgusuz-suâlsiz
delilsiz-kanıtsız
lâf-söz
ilgi-alâkâ
birlik-berâberlik
sağ-sâlim
şartlar ve koşullar
endişe-kaygı
kuşkusuz-şüphesiz
yararsız-faydasız
yetenekli-kâbiliyetli
hassas ve duygusal
saygı-hürmet
hasret-özlem
his ve duygu
modern-çağdaş
ar-hayâ
yalın-sâde ("Dahâ yalın, sâde ve kolay anlaşılabilir olmasının"...)
                 (19.10.2017 târihli YÖK bildirgesinde.)

Ve bunlar gibi, yüzlerce örnek verebilirim.

Ne demiştim; bizim en büyük kusurumuz; her şeyi, zâten birliyor olmamızdır; bir şeyleri anlamadığımızı belirtmemizi, utanç verici unsur olarak görmemizdir.

İşte bunun içindir ki, insanlarımız, anlamadığı konuları, anlıyormuş gibi takılırlar.

Bizim yazıdığımız herhangi bir metni, herkes, gerçekten de bambaşka anlar.

Bu arada da, vurgulamak istiyorum: Gerçek bir edebiyât metnini, gerçekten de herkes, kendine özgü algılar.

Böyle bir durum olsa, alkışlanma nedeni olur. Ama bizimkisi sanatsal anlamlaştırma değil, bir âcziyettir.

Çok kaba bir örnek vereyim: Yazarın birisi, bir göl kıyısındaki bir gelişmeyi aktarıyor; ama okurların çoğunluğu, aynı aktarımı, Ümbülüs gezegenindeki bir savaş öyküsü gibi algılıyor.

İşte; Türk edebiyâtı, içimizdeki bir tutsaktır; onu, o zindandan çıkarmak, çok güç olacaktır.

Sevgili okurum; sen de, okuduğunu, anladığını sananlardan mısın?

Sevgili okurum; bu yazımdaki aktarımlarımı, anladın mı?

Eğlenceli bir not ekleyeyim...

Çanakkale Savaşı'nı aktardığım, "Geh aufs Ganze, Gelibolu!" başlıklı Almanca şiîrimde, Atatürk'ün, o ünlü sözlerine de değindim. Şöyle "Size, savaşa gitmeyi emretmiyorum; size, ölüme gitmeyi emrediyorum!"

Bu tümcenin, birinci yarısını yazarken, içime, bir gülümseme düştü.

Çünkü bu kısımda, bir virgülü, belirli bir sözcüğün önüne koyduğunuzda, bambaşka bir anlam çıkıyor; virgülü, aynı sözcüğün ardına eklediğinizde ise, tam tersine bir anlam oluşuyor.

Buyrun:
Alm.: "Ich befehle euch nicht, in den Krieg zu gehen..."
Tr.:     "Size, savaşa gitmenizi emretmiyorum..."
Alm.: "Ich befehle euch, nicht in den Krieg zu gehen..."
Tr.:     "Size, avaşa gitmemenizi emrediyorum..."

Yazım kuralları, yaşam kurtarır!

Ayrıca: Edebiyât, zekâ işidir.


Târih: 03.04.2018 | Tıklama: 40 | Bölüm: Edebiyât



Bu bölümdeki tüm yazılarım
- Nâzım Hikmet: Felâketin adı! (17.05.2018)
- Türk edebiyâtı, nasıl tutsaklaştı? (03.04.2018)
- 'Kishon' diyorlar ona! (15.08.2017)

 
 
2005 © Erol Sürül | erol-surul(at)alazli(dot)net
Ağbağımın, tüm hakları saklıdır.   |   Bu ağbağ, www.alazli.net olanaklarıyyla sağlanmıştır.
Impressum | Copyright | Telif   |   Ağbağ Yönelgesi
Güldürü  |  Ağ bağlantıları  |  Sözlüğüm
Düşmanlarımın çokluğu, ender dostluklarımın, kalitesini yükseltir.